30 Ekim 2014 Perşembe

Niklas Luhmann - Sosyolojik Yaklaşımı

Kısa Yaşam Öyküsü ve Eserleri

Niklas Luhmann 1927’de Almanya’da doğdu. II. Dünya Savaşında askere alınmış, iki yıl savaştıktan sonra 1945 yılında 17 yaşındayken esir düşmüştür. Savaştan sonra hukuk eğitimi aldı. 1960-61’de Harvard Üniversitesi’nde Talcott Parsons’la ve onun yapısal fonksiyonel sistem teorisi ile tanıştı. 1962’den 1965’e kadar Speyer Alman Yönetim Bilimleri Yüksek Okulu’nda seminerler verdikten sonra 1965-68 arasında Dortmund Münster Üniversitesi Sosyal Araştırma Kürsüsünde Bölüm Başkanı olarak görev yaptı. 1965-66 yıllarında yine aynı üniversitede Sosyoloji Bölümünde bulundu. Luhmann daha sonra 1968’den 1993’e kadar Bielefeld Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olarak çalıştı. 1998 yılında yine Bilefeld’de kanserden öldü.

Amitai Etzioni - Sosyolojik Yaklaşımı, Temel Varsayımlar, Toplum Görüşü, Metodolojisi

Kısa Yaşam Öyküsü ve Eserleri

1929 yılında Almanya’da doğdu. Berkeley ve Hebrew Üniversitelerinde eğitim görmüş olup, 1958’de Berkeley’den doktora derecesi almıştır. Columbia Üniversitesi sosyoloji bölümünde çalışmış ve aynı üniversitenin Barış ve Savaş Araştırmaları Kurumu üyeliğinde bulunmuştur. Ayrıca Uygulamalı Sosyal Araştırmalar Bürosu ve Politik Araştırmalar Merkezinde görev almıştır (Kızılçelik, 1994). Eserleri şunlardır:

28 Ocak 2014 Salı

Modernleşen Türkiye’nin Tarihi - Erik Jan Zürcher

Osmanlı Devleti Sünni İslam’ın dünya üzerindeki koruyucusu olma ideolojisine sahip olmakla beraber Hristiyan veya diğer dinlere mensup toplulukları din değiştirmeye zorlamayan bir yapıya sahipti. Din ve devletin özdeşleşmesi farklı eğilimlere sahip olan veya aykırı nitelikteki Müslümanlarla karşı ise sert şekilde mücadele edilmekteydi. Devletin bekası kutsal kabul edilerek en büyük öncelik sayılmıştır. Her ne kadar şeriat, devletin temel hukuk kaynağı olarak görünse de 18. yüzyılda aile hukuku ve mülkiyet konularını düzenlemenin dışında pek bir fonksiyonu bulunmamaktaydı. Bu durum, siyaset ve din ayrımının gözetilerek pratik faydaların ön planda tutulduğunu göstermektedir. Mutlak gücü temsil eden sultan ile halk kitlesi (reaya) arasında kesin bir ayrım vardı. Sultanın etrafında, ordu ve saray işlerinden sorumlu “askeri” yöneticiler ile eğitim, adli ve din işlerinden sorumlu “ulema” yer almaktaydı.

27 Eylül 2013 Cuma

Köprüler Gelip Geçmeye - A. İsvan

Cumhuriyetin ilanıyla beraber siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik alanda birçok yenilik ve gelişme çok kısa bir zaman diliminde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Yeni Türkiye her alanda modernleşme ve batının tekniği ile aynı seviyeye gelme gayreti içinde olmuştur. Bu açıdan, tarımın o dönem itibariyle toplumun büyük kesiminin geçim kaynağı olduğu düşünülürse tarımsal faaliyetlerin iyileştirilmesinin önemi daha iyi kavranacaktır. Ancak savaştan çıkmış, ekonomik olarak istikrarı sağlayamamış, düşünce ve yaşayış bakımından yönetici ve halk arasında derin boşluklar olan bir ülke ve batı toplumlarındaki dönüşümlerin yaşanmadığı bir toplumda tarımda modern tekniklerin uygulanması elbette kolay olmayacaktır. Bu bakımdan Ahmet İsvan’ın kitabı dönemin gerçekliklerini ortaya koyarak o yılları daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Türkler, Türkiye ve İslam - A. Yaşar Ocak

Dinlerin insan ve toplum hayatına yön verdiği, toplumsal hayatın birtakım kurallarını koyduğu, kutsallar ile insan yaşamına sınırlar çizdiği, ekonomik ve siyasi düşünceleri etkilediği hem tarihi hem de sosyolojik açıdan kabul edilen bir olgudur. İslam, Türklerin onu kabulüyle beraber hem milli kimliğin ayrılmaz bir parçası olmuş hem de tarihi süreç içinde kurulan devletlerin siyasetini belirlemiş, toplumu bir arada tutmuş, kültürel ve sosyal hayatın şekillenmesinde en büyük etkenlerden biri olmuştur. Özellikle Osmanlıların İslam’ın batı karşısında savunucusu ve koruyucusu tavrı ve diğer İslam ülkelerinin önderi konumu, adeta tarih boyu devam edecek bir misyonu üzerimize aldığımızın görüntüsünü vermektedir. Batının birçok alanda ileri olduğu gerçeğinin kabulü ve cumhuriyete doğru giden yıllarda dini kimlik sorgulanmaya başlanmıştır. Cumhuriyet rejimiyle beraber yönetici elit İslam’ı kamusal alanın tamamen dışına çıkarmıştır. Ancak bu durum dini değerlere sıkıca sarılan toplum yapısıyla uyuşmamış ve halk ile yönetici kesim arasında kopukluğa neden olmuştur. Aradan yaklaşık yüz yıl geçmesine rağmen İslam’ın toplum hayatındaki rolü ve milli kimlikteki yeri gibi konular toplumun farklı kesimlerinde tartışma konusu olabilmektedir. Bu konuda yaşanan açmazların en önemli nedeni ise İslam’ın tarihi perspektif içinde Türklerce kabulünden bu zamana kadar geçen süre zarfında birey, toplum ve devlet üzerindeki etkileri ile zaman içinde yorumlanışının bilimsel zemine oturtularak tartışılmayışıdır. Ocak’ın bu kitabı bu boşlukların doldurulmasına büyük katkı sağlamakla beraber bu alanda atılacak adımlara da yön gösterir niteliktedir.

29 Haziran 2012 Cuma

Cumhuriyet Dönemine Doğru Türkiye'de Sol Akımlar (1918-1921)

GİRİŞ

            Türkiye’de sosyalist ve komünist akımların gelişim süreçlerinde en önemli evre 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonraki dönemdir. Sosyalist ve komünist hareketleri sol genel kavramı içerisinde ele alırsak, 1917 İhtilali’nden önce Osmanlı Devleti’nde de sol hareketlerin mevcut olduğu görülmektedir. Fakat 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanına kadar Osmanlı Devleti içindeki sol akımlar işçilere yönelik birtakım faaliyetleri kapsamakla beraber, örgütlü bir faaliyetten çok uzak olup kapsamlı bir gelişme de gösterememiştir. İkinci Meşrutiyet’in sağladığı serbest ortamda sol akımlar da diğer birçok fikir akımı gibi faaliyet alanı bulmuştur. Bu dönemde özellikle İstanbul’da aydın bir kitle etrafında sol faaliyetler ortaya çıkmış, ilk işçi grevleri meydana gelmiş ve sosyalist propaganda amaçlı dergi, gazete ve kitaplar basılmıştır. Ancak 1908 sonrası Osmanlı Devleti’nde oluşan sosyalist hareketler daha çok Yahudi, Ermeni, Rum, Bulgar gibi gayri Müslim azınlıkların ürünüdür ve Türk unsurunun bu hareketlere etkisi sınırlıdır. Sadece İstanbul’da küçük bir aydın kitle sosyalist fikirlere ilgi göstermiş ve bunların toplum üzerinde etkisi olmamıştır. Sosyalizmin Türk unsurlar bakımından ilgi görmesi, başka bir deyişle gerçek anlamda solun hayat bulmaya çalışması 1917 sonrası yıllara rastlamaktadır.

17 Nisan 2011 Pazar

M. Foucault and Prisons

Written in April, 2011

One of the main duty of the state is to secure its citizens in an order in which they live in safety and have their liberties and other fundamental rights which are arranged by law. Maintaining this order can be achieved by several ways including the punishing criminals who breach the law (Van den Haag, 1991, p.3). In this view, what is the purpose of punishment? It can be deterrence, transformation of criminals, revenge of the authoritarians or protecting community from evil people. The purpose of punishment has changed several times during the history due to changing conditions of communities and states. From the beginning of nineteenth century the aim of imprisonment as a punishment method was to change criminals to normal citizens. This essay will argue this issue in different aspects.

20 Mart 2011 Pazar

Basic Construction of Crime and Innocence

Written in March, 2011

In trials, while one side tries to prove the guilt of the other side, which is prosecution, the other side tries to prove its innocence, the defence. Both sides strive to construct their own stories in a consistent way around the evidences. Each side can have different strategies in the constructing of their stories but story of the prosecution must involve presence, action and state of mind to prove the guiltiness of the defendant with evidences. In return to this, defence struggle to challenge or deny presence, action or state of mind which has demonstrated by the prosecution.